Sheng Shaoyou, Hua Yong’la bu kadar çabuk yeniden karşılaşmayı hiç beklemiyordu.
Sheng Fang’ın durumu giderek daha da kötüleşiyordu. O gün öğleden sonra Chen Pinming, doktorun Sheng Fang’ın durumuyla alakalı son değerlendirmelerini Sheng Shaoyou’ya iletmişti: Sheng Fang’ın artık pek fazla zamanı kalmamıştı.
Sheng Shaoyou’nun yüz ifadesi sakinliğini koruyordu; adeta sıradan bir rapor dinliyordu. Sade ve duygusuz bir tonla yanıt verdi, “Anladım.”
Gelgelelim bir müddet sonra işten erken çıkmaya karar vermişti.
Son zamanlarda neredeyse her gün fazla mesai yapıyordu, bu yüzden mesai bitmeden işten çıkması oldukça alışılmadık bir durumdu.
Arabaya bindiğinde uzun süredir şoförlüğünü yapan kişi dikkatlice nereye gitmek istediğini sordu.
Yorgunluktan gözlerini kapatan Sheng Shaoyou, “He Ci,” dedi.
He Ci Hastanesi, Shengfang Bioyoteknoloji’den pek de uzakta değildi.
Yirmi dakika sonra Sheng Shaoyou, He Ci’nin ana kapısından yalnız başına içeri girdi.
Ve asansörde, Hua Yong’la karşılaştı.
Hua Yong’un şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu. Gözleri bir anlığına şaşkınlıkla kocaman açıldı lakin Sheng Shaoyou onu görmemiş gibi davrandı. Asansöre girer girmez olduğu yerde durdu ve sessizce en üst katın düğmesine bastıktan sonra bakışlarını ileri doğru sabit tuttu.
Hua Yong yalnız değildi. Yanında beyaz önlüklü bir doktor vardı ve ona bir şeyler anlatıyordu.
Sheng Shaoyou aslında kulak misafiri olmak istememişti, ancak asansör dar bir alandı ve konuşmaların her kelimesini net bir şekilde duyuyordu.
Doktor ameliyat masraflarını konuşuyordu.
“—Az önce ödediğiniz 200.000 yuan kesinlikle yeterli değil. En az bir 600.000 yuan daha ön ödeme yapılması gerekiyor, aksi halde 291 numaralı yatak—” Doktor burada duraksadı, çünkü bir yakınının önünde hastayı yatak numarasıyla anmak fazlasıyla insanlık dışı olurdu. Ardından kendini düzelterek, “—yoksa kız kardeşinizin ameliyatı ertelenmek zorunda kalacak…” dedi.
Doktorun bu sözleri üzerine, Hua Yong’un zaten solgun olan yüzü bir anda kızardı — belki tekrar Sheng Shaoyou’nun önünde maddi yetersizliğinin ifşa edilmesinden utanmıştı, ya da belki… başka bir sebeptendi bu kızarma.
Uzun bir sessizliğin ardından Hua Yong tereddüt ederek doktoru ikna etmeye çalıştı, “Ödemeyi ameliyattan sonra yapmamız mümkün mü acaba?” Özel bir hastanede böyle bir isteğin ne kadar mantıksız olduğunu kendisi de biliyordu ama başka çaresi yoktu. Sesi umutsuzlukla titriyordu, “Söz veriyorum, parayı bir an önce toplamak için elimden geleni yapacağım.”
Doktorun yüzüne belli belirsiz bir rahatsızlık ifadesi yerleşmişti ama cevabı netti, “Üzgünüm. Zor durumda olduğunuzu anlıyorum… ama bu hastanemizin politikalarına aykırı. Elimden bir şey gelmiyor ne yazık ki. Kusura bakmayın…”
Sheng Shaoyou göz ucuyla Hua Yong’un başını öne eğdiğini gördü, sanki yine ağlayacakmış gibi duruyordu.
“……”
Ha? Elinden geleni mi yapacaksın? Nasıl olur da bu kadar cüzi bir miktarı bir araya getiremezsin? Ne yazık bu güzel yüze. Hem sen Shen Wenlang’la cilveleşmiyor muydun? Git ve Shen Wenlang’ın bileğinden herhangi bir saati al, o bile hastane masrafından fazla eder…
Hua Yong üçüncü kata geldiklerinde doktora eşlik ederek asansörden indi. İnce, kırılgan silueti insanın içine işleyen bir hüzünle çıkmıştı asansörden.
Sheng Shaoyou’nun aklına birden Hua Yong’la ilk tanıştığı an geldi. O gün de yine pediatri bölümündeydi ve ameliyat parasını denkleştiremediği için ağlıyordu.
Düşünceleri, asansörün varışını haber veren ding sesiyle bölündü. Nihayet en üst kata gelmişti.
Sheng Fang’ın hastane odasında sadece genç bir beta hasta bakıcı vardı.
Sheng Shaoqing ve diğerlerinin göstermelik ziyaretleri kendileri kadar aşağılık bir şekilde ortada izleyen kalmayınca anında son bulmuştu. İlgi kaybolunca, numara yapmaya devam etme zahmetine girmeye gerek duymamışlardı.
Hastane yatağında Sheng Fang yatıyordu; hastalığın izleri yüzüne kazınmıştı. Oksijen maskesi takılıydı, bitkin ve bilinçsizdi. Son bir yıldır neredeyse hiç bilinci yerine gelmemişti—hatta bilincinin olduğu anlar parmakla sayılacak kadar azdı.
Bakıcı, dikkatle koşturup çay servisi yapıyor, su getiriyor ve hatta Sheng Shaoyou için özenle meyve tabağı hazırlıyordu. Sunumu o kadar kusursuzdu ki, dışarıda satılanlarla rahatça boy ölçüşebilirdi.
Gelgelelim Sheng Shaoyou, yalakalık girişimlerine karşı her daim oldukça temkinliydi — çünkü “yalakalık”ın diğer yüzü “çıkar sağlamak”tı. Kendisinden bir şeyler koparmaya çalışan her türden ifadeden her şekliyle içten içe tiksinti duyuyordu.
İfadesizce bakıcıya çıkmasını emretti. Ardından Sheng Fang’ın başucundaki sandalyeye oturup sessizce, onun şakaklarındaki beyaz saçlara ve artık gizlenemeyen göz çevresindeki kırışıklıklara baktı. İlk kez, yaşlanmanın ve ölümün o derin gerçekliğini bu kadar yakından hissediyordu.
Can denilen şey, bu kırılgan bedenden öyle yavaş ve öyle ince çekiliyordu ki, çıplak gözle fark etmek neredeyse imkânsızdı.
Sheng Fang yaşlanmış ve hastalanmıştı. Belki de çok uzak olmayan bir gelecekte, hastalığa yenik düşecek ve vefat edecekti.
Sheng Shaoyou, Sheng Fang’ın tümör ameliyatından önceki geceyi anımsadı.
O gece, Sheng Fang tüm çocuklarıyla bir süre konuşmuş, onlara birçok talimat vermiş ve vasiyetinden bahsetmişti. Fakat en sonunda sadece Sheng Shaoyou’yu yanında tutmuştu; onunla birlikte hastane odasında kalmasını istemişti.
Sheng Fang’ın morali alışılmadık derecede yüksekti, sesi ihtiyatlı ve kararlıydı. Dışarıdan bakıldığında hiç de ölüm döşeğinde olan biri gibi görünmüyordu. Sadece bakışlarında alışılmışın dışında bir tereddüt ve şefkat seziliyordu.
Sessizce önünde duran genç alfa varisini seyrediyordu.
Uzun boylu, yakışıklı, S-seviyesi feromonlara sahip biri…
Azimli, hırslı, çalışkandı ve ticari eğilimleri sezme konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahipti.
Bu kişi onun oğluydı. Sheng Fang’ın dünyada geride bıraktığı kanından bir parça, en katı disiplin ilkeleriyle şekillendirdiği şaheseri ve gururla “benim eserim” diyebileceği tek kişiydi.
Oğlunun soğuk ifadesine bakarken Sheng Fang doğrudan, “Shaoyou, benden nefret ediyor musun?” diye sordu.
Bu, yıllardır yüreğinde taşıdığı bir soruydu. Ölüm böylesine yakınken bu kelimeler ağzından, bir zamanlar karısına “Benimle evlenir misin?” diye sorduğu ve “Hayatım boyunca sana iyi davranacağım,” diye söz verdiği kadar sakin bir şekilde dökülmüştü.
O zamanlar karısının onu sevdiğini biliyordu. Cevabın “evet” olacağından hiç kuşkusu yoktu, bu yüzden rahattı.
Tıpkı şimdi olduğu gibi; Sheng Shaoyou’nun kendisinden nefret ettiğini gayet iyi biliyordu. Bu yüzden içinde herhangi bir tedirginlik yoktu.
Sheng Shaoyou başını yere doğru eğdi ve tek kelime dahi etmedi.
Sheng Fang uzun bir süre sabırla bekledi ama cevap alamadı.
—Sheng Shaoyou merhamet göstererek yanıt vermemeyi tercih etmişti.
Lakin sessizlik de bir cevaptı.
Sheng Fang konuyu daha fazla üstelemedi; çünkü cevabın “evet” ya da “hayır” olmasının artık hiçbir önemi yoktu.
O nadir kırılgan ve hassas anını bir kenara bırakarak, daha mühim bir konu olan miras meselesine geçti.
“Baban olarak şirketi sana bıraksam ne düşünürsün?” diye sordu.
Sheng Shaoyou’nun ifadesi ve ses tonu kayıtsızdı, “Peki ya Sheng Shaoqing ve diğerleri?”
Gayrimeşru çocukların varlığı bu baba ve oğul arasındaki uçurumun nedenlerindendi ve Sheng Shaoyou’dan yalnızca iki yaş küçük olan Sheng Shaoqing ise bu nedenlerin başında geliyordu.
Sheng Shaoyou’nun annesi erken yaşta vefat etmişti ve Sheng Fang’ın daha sonra sahip olduğu çocuklar en fazla “gayrimeşru” sayılabilirdi. Ancak Sheng Shaoqing farklıydı. Onun varlığı, Sheng Fang’ın ilk eşine ihanetinin canlı kanıtıydı.
“O konuda endişelenmene gerek yok,” dedi Sheng Fang, “Onlar için nakit güvence fonları kurdum.”
Sheng Fang yılların iş dünyası liderine yakışır o sert mizacıne geri dönmüşü, “Shaoqing ve diğerleri sadece yemeyi, içmeyi ve eğlenmeyi bilir. Şirket yönetimi nedir, zerre fikirleri yok…” Sheng Shaoyou’ya bakışı, bir sanatçının en güzel eserine hayranlıkla bakışı gibiydi, “Shaoyou, diğerlerine kıyasla sana daha katı davrandığım doğru. Ama kalbimde hep tek bir gerçek varis vardı.”
Nikahlı eşinden olan çocuğu disiplinle yetiştirip, metreslerinden olan çocukları şımartarak çürümeye terk etmişti.
Sheng Fang kendisini ileri görüşlü biri olarak görüyordu ve değersiz bir kişinin sırf değersiz olduğu için altınlarla bezenmiş bir tahttan vazgeçmeyeceğini de çok iyi biliyordu.
—
Sheng Shaoyou hastane odasından çıktıktan sonra asansöre bindi. Üçüncü kata geldiklerinde asansör yeniden durdu.
Kapılar ağır ağır açıldığında dışarıda Hua Yong duruyordu. Yüzü solgundu ve şaşkın bir hâlde etrafa bakıyordu.
Başını kaldırdığında içeride Sheng Shaoyou’yu gördü. Yüzüne tereddütle karışık bir tedirginlik yerleşmişti; sanki içeri adım atıp atmamak arasında kararsızdı.
Asansör kapıları kapanmaya başladığı an içeriden uzanan bir el tarafından durduruldu.
Sheng Shaoyou kapıları engellediğinde asansör keskin bir “bip” sesi çıkardı. Kaşları çatılmış şekilde ve sabırsız bir tonda homurdandı, “Binecek misin, binmeyecek misin?”
Hua Yong şaşkınlığı üstünden atarak tereddütle asansöre bindi.
Asansöre girdikten sonra Sheng Shaoyou ile konuşmaya çalışmadı. Sessizce öne geçip, başını öne eğerek bitkin bir hâlde asansör duvarına yaslandı.
Kendisini “kurtaran” kişiye karşı olan bu kayıtsızlık, Sheng Shaoyou’nun hiç hoşuna gitmemişti. Sıcak bakışları uzun bir süre omeganın sırtına dikildi, ardından soğuk bir tonla sessizliğini bozdu, “Ne tesadüf.”
Varlığını fark ettirmemeye çalışan Hua Yong, Sheng Shaoyou’nun konuşmasıyla beraber afallamıştı. Ancak hemen sonrasında başını çevirdiğinde Sheng Shaoyou’nun ona buz gibi bir ifadeyle baktığını gördü.
Akabinde zoraki bir gülümsemeyle karşılık verdi, “Evet, Bay Sheng. Gerçekten de büyük bir tesadüf.”
Hua Yong bakışlarını kendi ayaklarına yöneltti, oldukça dalgın görünüyordu. Yine de nezaketen sırf laf olsun diye tekrar söze girdi, “Bay Sheng’in babasının da He Ci’de tedavi gördüğünü duymuştum. Ziyarete mi gelmiştiniz?”
Shengfang Biyoteknoloji’nin kurucusunun hastaneye yatırıldığı haberi, finans dünyasında epey yankı uyandırmıştı. Hua Yong sohbet etmekte pek de becerikli değildi. Sheng Shaoyou’ya kol düğmesini alıp almadığını sormak bile, Sheng Fang’ın durumunu doğrudan sormaktan daha münasip olurdu.
Sheng Shaoyou’nun yüz ifadesi gözle görülür şekilde soğıuklaşmıştı ve buz gibi dondurucu bakışları adeta şöyle diyordu: Bu seni ne ilgilendirir?
Genç omega başını hızla kaldırıp Sheng Shaoyou’ya baktı; yüz ifadesi pişmanlıkla doluydu ve sanki istemeden Sheng Shaoyou’nun en hassas yarasına bastığını yeni fark etmiş gibiydi.
Dudaklarını birbirine bastırarak yeniden başını eğdi, solgun yüzünde bariz bir suçluluk ifadesi vardı. Sheng Shaoyou’nun babasının sağlığının çok kötü olduğunu tahmin ediyordu ve şimdi bu konuyu açtığı için içten içe kendisine küfrediyordu.
Sheng Shaoyou’nun bakışları bıçak gibi keskindi.
Havayı koklamakta zorlanan omega her karşılaştıklarında bir şekilde Sheng Shaoyou’nun sinir uçlarına basmayı başarıyordu ve görünüşe göre bunun farkındaydı.
“Ben öylesine, laf olsun diye sormuştum, kötü bir niyetim yoktu. Eğer sizi üzdüysem… özür dilerim—”
“—Üzdüysem mi?” dedi Sheng Shaoyou ve kollarını önünde kavuşturdu, ardından alaycı bir şekilde ona baktı, “Neden üzüleyim ki? Ne de olsa hastane masraflarını karşılayabiliyorum.”
Sözler ağzından çıkar çıkmaz, Sheng Shaoyou kendi acımasızlığı karşısında donakaldı. Her zaman duygularını bastırmayı bilen, soğukkanlı biri olmuştu; asla bu kadar açık ve sert sözler sarf etmezdi. Ama iş Hua Yong’a gelince, nedense kendi prensiplerine karşı davranışlar sergiliyordu.
Tamamen savunmasız, kırılgan bir halde duran omega bir anda kalbinden vurulmuş gibi şoke olmuştu. Başını kaldırıp Sheng Shaoyou’ya baktı; bakışları hayal kırıklığıyla doluydu.
“Ne oldu? Yanlış bir şey mi söyledim?”
Kahretsin. Yine mi ağlayacak yoksa?
O narin omeganın yüzünde beliren hayal kırıklığını gördüğünde Sheng Shaoyou’nun kalbinin derinliklerinde bir yerler sızlamıştı. Saf beyaz orkide kokusuyla bezeli bu güzel beden, gözlerinde masum ve kırgın bir ifadeyle öylece duruyordu. Her karşılaşmalarında, Sheng Shaoyou’nun kendisine olan hâkimiyetini yerle bir ediyor ve sırf yalnızca birkaç cümle daha konuşabilmek için onu çocukça sataşmalara sürüklüyordu.
“Doğru söylüyorsunuz,” dedi Hua Yong; ağlamıyordu ama kırgınlığı yüzünden okunuyordu, “Sadece… böyle kaba sözlerin sizin ağzınızdan çıkmasını hiç beklemiyordum.”
Sanki kalabalığın ortasında yüzüne karşı okkalı bir tokat yemişçesine Sheng Shaoyou’nun göğsünde keskin bir acı yankılandı. Dişlerini öfkeyle sıktı, ama bu öfkenin sebebi neydi bir türlü kestiremiyordu. Kendisini toparlamaya çalışarak buz gibi bir ifadeyle karşılık verdi, “Kaba olmayı senin gibi beş parasız, acınası ve haysiyetini yitirmiş bir omega olmaya yeğlerim.”
Beş parasız ve acınası mıydı? Evet. Ama haysiyetsiz mi? Ona bunu söyleme hakkını kim vermişti?
Hua Yong’un ifadesi bir anda değişti—tıpkı kuyruğuna basılmış bir denizkızı gibiydi. Muhteşem yüzü öfkeyle ama aynı zamanda çaresiz bir hüzünle buruştu, “Siz —”
O anda Sheng Shaoyou, Hua Yong’un aslında ne kadar uzun boylu olduğunu fark etmişti. Onun gibi S-seviyesi bir alfayla neredeyse aynı boydaydı.
Fakat uzun boylu olmasının ne önemi vardı ki? O hala güçsüz bir omegaydı ve hayatta kalmak için bir alfaya bağımlı olmaya mahkumdu.
Cebindeki ellerini yumruk yaparak sıkan Sheng Shaoyou sertçe karşılık verdi, “HS Grubu’ndaki çalışan hakları bu kadar berbat demek. Shen Wenlang’ın sekreteri olarak gündüzleri ofiste çalışıp akşamları patronunla kırıştırıyorsun, sonra da gece kulüplerinde içki satıyorsun. Bu kadar çok çalışmana rağmen hâlâ 600.000 yuanı bir araya getiremiyor musun?…” Bunları söyledikten sonra alaycı bir şekilde gülümsedi, “Shen Wenlang sana karşı gerçekten çok cimriymiş.”
Hua Yong afallayıp kalmıştı ve göz bebekleri titriyordu. Kendisini sakinleştirmek için tüm gücünü kullanmıştı lakin sesi hala titriyordu, “Bay Sheng, bugün sizi neyin öfkelendirdiğini bilmiyorum. Ama sözlerinizle beni incitmek size ihtiyacınız olan rahatlığı ve üstünlük hissini veriyorsa, o zaman öfkenizin hedefi olmaktan hiç rahatsız olmam!”
Tam o anda bir ding sesi duyuldu ve asansörün kapıları açıldı.
Hua Yong arkasına bile bakmadan dışarı çıktı, “—Bunu Tian Di Hui’de beni kurtardığınız zamanın karşılığı olarak sayın!”
Sheng Shaoyou onun öfkeyle uzaklaşan siluetini izledi ve… nedenini kendisi de anlamadan, dudaklarında bir gülümseme belirdi.
Öfkemin hedefi olmaktan rahatsız olmuyorsun, öyle mi?
O beyaz orkide kokusuna ve orkidenin narin görüntüsüne sahip bu omega, söylediği şeyin ağırlığını sahiden fark edebiliyor muydu acaba?
Gelgelelim Sheng Shaoyou’un beklediği itaatkarlığın aksine, omega tahmin ettiğinden çok daha dik başlı çıkmıştı, hem de çok fazla.
ÇN: İlkokuldaymış gibi hoşlandığı kişiyi zorbalaması… AYYY DELİRCEM ÇOK TATLILAR ÇOK
Asansör sahnesi:

“Ne de olsa hastane masraflarını karşılayabiliyorum”…ağzım açık kaldı bu bir insana söylenecek bir şey değil.
Devamı daha da betermiş q9smpsxpqnwspsjspsjapksps off bu adam benim başımı koparıyor