Sözler gelişigüzel bir şekilde söylenmiş olsa da etraftaki herkesin derin bir nefes almasına neden olmuştu. Savaş tanrılarının aklından aynı düşünce geçiyordu: Sen güçsüz bir çöp tanrısından daha fazlası değilsin! Lang Qianqiu’ya, Doğu’nun savaş tanrısına, “Benimle savaşırsan ölürsün” diyecek kadar nasıl utanmaz olabilirsin? Bu ne kendini beğenmişlik! Sanki Lang Qianqiu’yla savaşmak ona yakışmazmış gibi sürgün edilmeyi istedi bir de. Saçmalığın daniskası.
Yine de Lang Qianqiu hiç abarttığını düşünmüyordu, “Ölsem de kalsam da benim için fark etmez! Beni kolayca bırakmana da ihtiyacım yok!”
Xie Lian onu görmezden geldi ve yeniden Jun Wu’ya isteğini dile getirdi, “Efendimin beni aşağı diyara sürmesi için dua ediyorum.”
Shi Qingxuan aniden elini kaldırdı, “Bekleyin! Söyleyeceklerim bitmedi!”
“Konuş, Rüzgâr Ustası,” dedi Jun Wu.
“Buradaki herkes, Ekselansları Xianle’nin Fangxin adını aldığını ve intikam için Yong’an kraliyet ailesinin kanını döktüğünü düşünüyor gibi görünüyor. Ancak intikam içinse, neden Yong’an’ın Veliaht Prensi Ekselansları Tai Hua’nın gitmesine izin verdi? Mantıken intikam alan kişinin en çok yok etmek isteyeceği Veliaht Prens olurdu. Yanlış mıyım?”
Bu detay kimsenin aklından geçmemiş değildi ama kimse dile getirmeyi de gerekli görmemişti. Artık Rüzgâr Ustası söylemiş olduğuna göre, bazıları onaylayarak başlarını salladı.
Shi Qingxuan devam etti, “Ekselansları ve ben birbirimizi uzun zamandır tanımıyoruz ancak ben kendi gözlerimle eğri kılıç E-Ming’le Ekselansları Tai Hua’yı korumak için karşı kafa kafaya dövüştüğünü kendi gözlerimle gördüm. Qianqiu, eğer Yong’an Krallığı’na karşı nefret besleseydi, neden seni kendi canı pahasına korudu?”
Feng Xin ve Mu Qing, Xie Lian’ın E-Ming ile karşı karşıya geldiğini duyduğunda ikisi de ona baktı. Etrafta fısıldaşanlar vardı: “Belki de sadece suçlu hissediyordur.” Ama Shi Qingxuan fısıltıları bastırmak için hemen sesini yükseltti.
“O kara talihin silahıydı, biliyorsunuz! Lanetli kılıcın ta kendisi! Dolayısıyla bence tüm bunlar oldukça şüpheli!”
“Ekselansları’nın Rüzgâr Ustası’nın korumasını kazanmasına ve bu kadar ciddi bir şekilde savunulmasına o kadar imreniyorum ki,” dedi Pei Ming, “Küçük Pei’mizin o kadar şanslı olmaması çok üzücü.”
“General Pei, suyu bulandırma,” dedi Shi Qingxuan, “Küçük Pei’in durumunu bununla nasıl kıyaslayabiliriz ki? Onun suç işlediğini kendi gözlerimle gördüm ve bu suçları kabul ettiğini kendi kulaklarımla duydum.”
“Bunun burada olandan ne farkı var?” diyerek karşı çıktı Pei Ming, “Ekselansları Tai Hua onun suç işlediğini gördü ve o söz konusu suçları itiraf ettiğini kendi kulaklarıyla duydu. Nasıl farklı oluyor?”
Shi Qingxuan öfkelenmişti ve tam karşılık verecekti ki Xie Lian ona engel oldu, “Lord Rüzgâr Ustası, teşekkür ederim, sana borçluyum. Ama buna gerek yok.”
Shi Qingxuan’ın Pei Ming’e verecek iyi bir cevabı hâlâ yoktu. Bu yüzden sadece onu işaret etti ama ağzından hiçbir kelime çıkmadı.
En sonunda Jun Wu durgun bir tonla söze girdi, “Herkes, lütfen sakin olun.”
Sesi pek yüksek değildi, oldukça dingindi ama yine de İlahi Kudret Salonu’ndaki herkes onun sözlerini net bir şekilde duymuştu ve yerlerine geri çekilmişlerdi. Salon sessizleşince Jun Wu tekrar konuşmaya başladı.
“Tai Hua, eylemlerin her zaman fevri oldu. Eğer bir durum ortaya çıkarsa kişi acele etmemelidir; sükûnetle dinlemeli, düşünmeli ve tüm hikâyeyi öğrendikten sonra değerlendirme yapmalıdır.”
Lang Qianqiu onun bu öğretişini dinlerken başını eğdi.
Jun Wu konuşmasını sürdürdü, “Xianle bize tüm hikâyeyi anlatmayı reddediyor, bu yüzden sürgün talebi reddedildi. Xianle Sarayı’nda gözaltında tutulacak ve sonrasında ben bizzat onu sorgulayacağım. O zamana kadar ikiniz bir araya gelmeyeceksiniz.”
Bu kimsenin beklemediği bir sonuçtu: Jun Wu sahiden de hiç tapınağı, inananı ve manevi ödülü olmayan üç diyarın maskarasını, Xie Lian’ı korumuştu!
Lang Qianqiu, doğuyu yöneten bir savaş tanrısıydı; eğer bu karardan memnun olmazsa, oldukça yanlış bir seçim olurdu! Bütün bunlara rağmen Jun Wu, Xie Lian’ı korumayı seçmişti… Bu onun hâlâ İmparator’un himayesinde olduğu anlamına gelmiyor muydu?!
Cennet yetkililerinin çoğu artık rüzgârın hangi yönde estiğini görmüşlerdi ve bundan böyle açıkça “üç diyarın maskarası” kelimelerinden bahsetmemeye karar vermişlerdi. Shi Qingxuan rahat bir nefes verdi ve Jun Wu’yu bilgeliği için yüksek sesle övdü. Öte yandan Lang Qianqiu ise dikkatle Xie Lian’a bakıyordu.
“Efendim neyi sorgulamak istiyorsa sorgulasın. Ancak sonuç ne olursa olsun yine de onunla düello yapacağım!”
Bununla beraber Lang Qianqiu, Jun Wu’nun önünde eğildikten sonra dönüp salondan ayrıldı. Jun Wu elini salladı ve birkaç cennet yetkilisi Xie Lian’ı götürmek için öne çıktılar.
Shi Qingxuan’ın yanından geçerlerken Xie Lian alçak bir tonla ona seslendi, “Lord Rüzgâr Ustası, her şey için teşekkürler. Ama eğer bana yardım etmek istiyorsan, benim savunmak için daha fazla bir şey söyleme ― bunun yerine senden benim için iki şey yapmanı rica edebilir miyim?”
Shi Qingxuan hâlâ Saadet Köşkü’nü yakıp yıkan alevleri körüklediği için kendisini suçlu hissediyordu ve Xie Lian’ın ondan herhangi bir şeyi istemesini tüm kalbiyle diliyordu, “Neye ihtiyacın varsa.”
“Yanımda getirdiğim çocuk yandaki küçük odada. Lütfen ona iyi bak,” dedi Xie Lian.
“Yapamayacağım bir şey değil! İkincisi nedir?”
“Eğer General Pei gelecekte Banyue için işleri hâlâ zorlaştırmak isterse, lütfen Banyue’ye yardım et.”
“Elbette,” diyerek cevapladı Shi Qingxuan, “Pei Ming’in istediğini yapmasına izin vermeyeceğim. Banyue nerede?”
“Onu Puqi Tapınağı’mdaki küçük bir turşu kavanozuna sakladım. Eğer vaktin olursa, lütfen arada sırada onu havalandır,” dedi Xie Lian.
“…”
Rüzgâr Ustası’na teşekkür ettikten sonra iki cennet yetkilisi onu Xianle Sarayı’na getirdiler.
“Ekselansları, buyurun lütfen,” dedikten sonra, oradan ayrılmak için nazikçe izin istediler.
Xie Lian başını eğdi, “Nezaketiniz için teşekkürler.”
Ön kapılardan içeri girdikten sonra Xie Lian kapıları kapattı. Etrafına baktığında beklenildiği gibi sadece görünüşünün ustaca olmadığını, tüm odaların önceki Xianle Sarayı ile tıpatıp aynısı olduğunu fark etti. Geçen sefer yakınlardan geçerken sarayın içine girmemişti. Buraya ilk ayak basışının ev hapsi nedeniyle olacağını asla tahmin edemezdi. Bu pek de iyiye işaret değildi.
Ancak son birkaç gündeki onca heyecandan sonra Xie Lian bitkin hissediyordu. Hemen uyuyakaldı.
Rüyasında birçok şey gördü.
Gözleri kapalı bir şekilde meditasyon yapıyormuş gibi görünüyordu ve gözlerini kırparak açtığında bir masanın önünde oturduğunu fark etti. Siyah cübbesi katmanlar halinde etrafındaki zeminde dağılıyordu ve yüzünde soğuk, ağır bir maske vardı.
Aşağı baktığında, önünde masanın üzerinde yayılmış genç bir erkek çocuğu olduğunu gördü. On dört on beş yaşlarındaydı ve kıyafetleri dikkat çekiciydi. Bedeni hayatla doluydu ama yine de mışıl mışıl uyuyordu.
Başını iki yana salladı ve oraya doğru yürüdü. Hafifçe eğilerek parmaklarıyla masayı tıklattı, “Ekselansları.”
Belki maskenin soğukluğundandı ama sesi de buz gibiydi. Çocuk irkilerek uyandı. Kafasını kaldırıp onu gördüğünde hemen korkuyla dik bir şekilde oturmaya başladı.
“G-Guoshi!!”
“Yine uyuyakaldın. Ceza olarak Dao De Jing*’i on kez kopyalayacaksın.”
ÇN: 道德经 Dao De Jing, (Geleneksel karakterlerle yazıldığında Tao Te Ching) Antik Çin’in bilgelerinden biri olan Laozi’nın yazdığı düşünülen bir eser. Türkçeye çevrildiğinde tam anlamı “Yol ve Erdem Kitabı” Okumak isterseniz pek çok sitede satışı var, ben Klan Yayınları’nın çevirisini okumuştum.
Veliaht Prens dehşet içinde haykırdı, “Shifu*, lütfen! Neden bunun yerine ceza olarak benden sarayın etrafında on tur koşmamı istemiyorsun?”
ÇN: 师傅 Shifu – Usta
“Yirmi kere kopyala. Şimdi yap ve güzel bir şekilde yazmaya özen göster.”
Veliaht Prens ondan korkuyormuş gibi görünüyordu ve düzgünce oturup yazmaya başladı. Böylece Xie Lian eski yerine dönerek meditasyon yapmaya devam etti. Doğrusu, saraydaki herkes ondan biraz korkuyordu. Bu uzaklık hissi ve baskıcı güç onun tarafında kasıtlı olarak yaratılmıştı.
Lakin bu Veliaht Prens çok gençti, öyle bir korkuyu çok uzun süre boyunca hissedemezdi. Yazıları kopyalamaya başladıktan kısa bir süre sonra, “Shifu!” diye seslendi.
Gözlerini açtı, “Ne oldu?”
“Geçen sefer bana öğrettiğin tüm kılıç tekniklerinde geliştim. Yeni bir tekniğin zamanı gelmedi mi?” dedi Veliaht Prens.
“Pekâlâ. Ne öğrenmek istiyorsun?”
“Beni kurtarmak için kullandığın tekniği öğrenmek istiyorum!” diye haykırdı Veliaht Prens.
Kısa bir süre düşündükten sonra, “O mu? Olmaz,” dedi.
“Neden?” diye sordu Veliaht Prens.
“O teknik kullanışsız. En azından sana uygun değil,” diye açıkladı.
Veliaht Prens’in kafası karışmıştı, “Nasıl kullanışsız olur? İki kılıcın gücünü dağıtmak için tek bir kılıç kullanmak! O teknikle beni kurtardın!”
Veliaht Prens’in anlamıyor olması gayet doğaldı. Xie Lian, “Ekselansları, o halde sana bir soru sorayım.”
“Sor!”
“Diyelim ki iki kişi var ve gözleri açlıktan kan çanağına dönmüş durumda. Birbirlerinin yemeklerini çalmak için kavga ediyorlar. Üçüncü biri daha gelip kavgayı durdurmak istiyor. Böyle bir durumda kelimelerin etkili olacağını düşünüyor musun?”
“…Hiç sanmıyorum? Konuşmak işe yaramaz. Sadece yemek istiyorlar, değil mi?”
“Bu doğru. Problem kökten çözülmediği için kimse kimsenin gerekçesini dinlemez. Bu yüzden bu üçüncü kişinin kavgayı durdurabilmesi için onlara istediklerini vermesi gerekir. Kendi yemeğini yani.”
Veliaht Prens anlamış görünüyordu ama aynı zamanda da anlamıyor gibiydi.
“Mantığı aynı. Bir kılıç kınından çekildiği anda birinin yaralanacağını anlaman gerekir. Güç ortaya çıktığında bu gücü karşılayacak bir şeylerin olması şarttır.
Dolayısıyla iki kılıcın gücünü dağıttığımı söylemen yanlış olur. Hiçbir şey dağılmadı; saldırılarını ben üstlendim. Kendine zarar vererek bir saldırıyı durdurmak aptalca bir tekniktir ve yalnızca başka alternatif kalmadığında kullanılmalıdır.
Asil bir Veliaht Prens olarak böyle bir tekniğe ihtiyacın yok.”
Veliaht Prens yazıları kopyalamaya devam etti ancak, bir süre geçtikten sonra bile hâlâ düşünceli görünüyordu.
“Başka bir sorun var mı?” diye sordu Xie Lian.
Bir anlık tereddütten sonra Veliaht Prens cevapladı, “Bir sorum daha var. Shifu, eğer üçüncü kişinin yeterli yiyeceği yoksa ne yapılmalı?”
“…”
Veliaht Prens devam etti, “Eğer ikisinin yemeği varsa ama daha fazla istedikleri için açgözlülükle daha şiddetli kavga ediyorlarsa ve üçüncü kişinin de yemeğini istiyorlarsa o zaman ne yapılmalı?”
“Sen ne düşünüyorsun?” diye sordu.
Veliaht Prens bir müddet düşündükten sonra, “Bilmiyorum… Belki en başından beri olaya karışmamalıydı,” dedi.
***
Büyük salon altındandı. Her şey altındı. Ancak şu anda her yer kırmızıya boyanmıştı.
Her altın ziyafet masasına bir kişi uzanmıştı. Boğazları kesilmişti, ölümleri trajik olmuştu.
Kılıcı tutan elin titremesi durmuyordu. Görkemli kral kanlarla kaplanmış, gözleri acı ve nefretle dolmuştu. Ayağının yanında kraliçenin cansız bedeni duruyordu. Elinde kılıçla adım adım ilerledi ve yoluna devam etti. Kral başını kaldırıp onu görünce şaşkına döndü.
“Guoshi? Sen…?!”
Kılıç soğuk, acımasız bir güçle saplandı.
Tam o sırada bir şey hissetti ve başını hızla çevirdi. Genç Veliaht Prens kapının dışındaydı, muhafızların cesetlerinin ortasında duruyordu. Çocuğun gözleri, gördüğü şeyin gerçek olduğundan şüphe ediyormuş gibi boştu. İleriye doğru bir adım attığında neredeyse eşiğe takılıp düşüyordu; sersemlemiş ve aklını yitirmişti.
Kılıcını geri çekti ve siyah cübbesine kan sıçradı.
Veliaht Prens eşiğe takılmamıştı ancak yerdeki ölü cesetlere takılmıştı. Kralın bedenine koşarak yaklaştı, sesi sonunda dönmüştü.
“Baba!? Anne!?”
Ancak Kral bir daha asla konuşmayacaktı. Veliaht Prens babasını sarsmasına rağmen uyandıramadı. Başını hızla ona doğru çevirdi ve kocaman açılmış gözleriyle haykırdı.
“Shifu! Ne yaptın sen? Ne yaptın?! Guoshi!!”
Uzunca bir süre sonra duygudan yoksun bir ses duyuldu ―
“Hepiniz hak ettiniz.”
***
Xie Lian iyi uyamamıştı ve irkilerek uyandı.
Uykulu bir şekilde gözlerini ovdu ve aslında o kadar uzun süre uymamış olduğu fark etti. Üstelik güzel rüyalar da görmemişti. Neyse ki göğsündeki bir şey onu dürterek uyandırmıştı. Bir süre sessizce oturdu, ardından kıyafetlerini yokladı ve bir şey buldu. Avcunu açtı ve iki zarı ortaya çıkardı, Saadet Köşkü’ndekilerin aynısıydı.
Kırmızı bir deniz fark etmeden aklına doldu. Sahne bulanıktı ancak o kıpkırmızı figür gün kadar açıktı ve kıpırdamadan onu izliyordu. Xie Lian iç çekti.
San Lang’ın Saadet Köşkü’nden geriye ne kaldığını merak ediyorum. Tekrar sürgüne gönderilirsem ne kadar hurda satmam gerekecek ve ona ne kadar sürede geri ödeyebilirim kim bilir… On yıllar, yüz yıllar, belki aksine tüm hayatımla ödeyeceğim.
Xie Lian zarlara biraz baktıktan sonra ellerini kapattı ve onları avuçlarında sallayarak yere attı. Zarlar durmadan önce yerde tıngırdayarak döndü.
Beklendiği gibi, Hua Cheng’den ödünç aldığı tüm şans tükenmişti. Tekrar altı altı atmayı umut ediyordu ancak hep yek gelmişti.
Xie Lian kederli bir nefes alıp başını sallamaktan kendini alamadı.
Birden arkadan gelen ayak seslerini duydu Hemen kendini toparlayarak zarları ve gülümsemesini ortadan kaldırdı.
Ayak sesleri Jun Wu’nunkilere benzemiyordu. Jun Wu’nun ayak sesleri sakin, yavaş ve oldukça telaşsızdı. Hua Cheng kaygısız, genelde tembelce, fakat kendine güvenen bir havayla yürürdü ve Jun Wu’nun yürüyüşüyle neredeyse aynıydı. Lakin bu ayak sesleri biraz daha hafifti.
Xie Lian başını çevirdiğinde şaşırmıştı, “Sen.”
Gelen kişi siyahlara bürünmüştü, açık tenliydi ve dudakları inceydi. Yüz ifadesi kayıtsızdı, kıyaslanamayacak kadar mesafeli görünüyordu. Bir savaş tanrısından daha çok bir cennet işlerini idare eden bir tanrı gibi görünüyordu. Mu Qing’den başka kim olabilirdi ki?
Xie Lian’ın şaşkın ifadesini görünce kaşlarını kaldırdı, “Kim olduğumu sandın? Feng Xin mi?”
Cevabı beklemeden siyah cübbesini kaldırdı ve kapının eşiğini geçti, “Her neyse, Feng Xin muhtemelen gelmeyecek.”
“Burada ne yapıyorsun?” diye sordu Xie Lian.
“İmparator seni gözaltını aldı ve Ekselansları Tai Hua’nın buraya gelmesini yasakladı. Ama benim gelemeyeceğimi söylemedi,” dedi Mu Qing.
Xie Lian’ın sorusuna cevap verme zahmetinde bile bulunmamıştı. Her neyse. Xie Lian da zaten merak etmiyordu, bu yüzden onu daha fazla sorgulamadı. Mu Qing yeni inşa edilmiş olan Xianle Sarayı’nda etrafına baktı, ardından bakışları Xie Lian’a yöneldi. Biraz düşündükten sonra aniden ona bir şey fırlattı. Havada mavi bir ışık parladı; Xie Lian sol eliyle yakaladı ve avucunu açtığında küçük mavi porselen bir şişe olduğunu fark etti.
İlaç şişesiydi. Mu Qing kayıtsız bir şekilde, “O kanlı kolunu etrafta sürüklemen oldukça nahoş görünüyor,” dedi.
Xie Lian şişeyi tuttu ama hareket etmedi. Bunun yerine temkinli bir ifadeyle Mu Qing’i izlemeye başladı.
Üçüncü yükselişinden bu yana, Mu Qing’in ona davranışını sadece tek bir kelime anlatabilirdi; pasif-agresif. Sanki hep Xie Lian’ın üçüncü kez sepetlenmesini ve böylece alaylı yorumlarını yapabilmeyi bekliyormuş gibiydi. Gelgelelim şimdi Xie Lian sahiden de üçüncü kez sepetlenebilirdi ve aniden cana yakın biri olmuştu ― hatta bizzat gelerek ona ilaç getirmişti. Tavırlarındaki bu yüz seksen derece dönüş, Xie Lian’ı oldukça rahatsız etmişti.
Xie Lian’ın hareket etmediğini gören Mu Qing hafifçe gülümsedi, “İstiyorsan kullan. Her halükârda başka kimse gelmeyecek.”
Bu samimiyetsiz bir gülümseme değildi; şu anda oldukça iyi bir ruh halinde olduğu gayet açıktı. Her ne kadar Xie Lian sağ kolunda herhangi bir acı hissetmiyor olsa da yaralarını öylesine bırakması için bir sebep yoktu. Jun Wu’nun dokunuşu hızlı bir çözümdü ama ilaçla tedavi etmek daha iyi olurdu. Böylece, küçük mavi şişeyi açtı ve dikkatsizce içindekileri koluna dökmeye başladı. Şişeden çıkan ne toz ne de haptı, sadece açık mavi bir dumandı. Duman yavaşça dolaşarak kolunu sardı, kokusu taze ve canlandırıcıydı. Bu kesinlikle yüksek kaliteli bir ilaçtı.
Mu Qing aniden, “Lang Qianqiu’nun söylediği her şey doğru muydu? Yong’an soylularını gerçekten öldürdün mü?” diye sordu.
Xie Lian ona bakmak için başını kaldırdığında onun gözleriyle karşılaştı. Mu Qing zorla saklıyor olsa bile, Xie Lian onun gözlerinde hâlâ kontrol edilemeyen bir heyecan izi olduğunu seziyordu. Xie Lian’ın Altın Yaldızlı Ziyafet’teki katliamının detaylarıyla yakından ilgileniyormuş gibi görünüyordu ― ardından bir soru daha sordu.
“Onları nasıl öldürdün?”
Tam o sırada arkalarından bir dizi ağır ayak sesi geldi. İkisi bakmak için aynı anda başlarını çevirdi ve bu sefer ziyarete gelen kişinin Feng Xin olduğunu gördüler. İçeri girer girmez ana salonda çömelmiş olan ve Xie Lian’ın yanında gülümseyen Mu Qing’i gördü. Anında endişeyle kaşlarını çattı.
“Burada ne işin var?”
Xie Lian elindeki küçük şişeyi salladı. Mu Qing ifadesini düzeltti. Daha biraz önce Feng Xin’in gelmeyeceğini söylemişti ve sonraki saniye Feng Xin gelmişti; bu hiç de komik değildi.
“Burası senin sarayın değil. Ne o, sen gelebilirsin ama ben gelemez miyim?” diyerek karşı çıktı Mu Qing.
Feng Xin onu görmezden geldi ve Xie Lian’a döndü. Daha ağzını açmamıştı ki Xie Lian konuşmaya başladı.
“Eğer ikiniz de aynı soruyu sormak için geldiyseniz, o halde ben de size bir cevap vereceğim. İnanmamanız için bir sebep yok. Bugün İlahi Kudret Sarayı’nda söylediğim her şey kelimesi kelimesine doğruydu.”
Feng Xin’in beti benzi attı. Mu Qing en çok onun bu ifadesinden nefret ediyordu ve oldukça canı sıkılmıştı, “Pekâlâ, şu ifadeni değiştir. Olan her şeyden sonra acı dolu ifaden kime?”
Feng Xin ona ölümcül bir bakış attı, “Sana değil! Defol buradan!”
“Peki sen kimsin ki bana gitmemi söylüyorsun?” diyerek çıkıştı Mu Qing, “”Sanki çok sadıkmış gibi konuşuyorsun. Sahi, kaç yıl dayanabilmiştin? Sen de kaçmadın mı?”
Feng Xin’in alnındaki damarlar patlayacakmışçasına belirginleşti. Xie Lian bu konuşmanın yanlış yöne gittiğini hissetti ve elini kaldırdı.
“Durun, durun.”
Sanki Mu Qing durabilecek biriydi de. Alaycı bir şekilde güldü, “Herkes eski ustanın saygınlığını kaybetmesini görmeye dayanamadığın için ayrıldığını söylüyor. Ne güzel bir bahane. Günün sonunda, kırılmış bir adamı takip ederek günlerini harcamak istemedin.”
Feng Xin yumruğunu salladı, “Sen ne halt biliyorsun ki?!”
Bam! Feng Xin’in yumruğu doğrudan Mu Qing’in yüzüne indi. İnce ve zarif hatlara sahip olan Mu Qing’in o güzel yüzü, Feng Xin’in sert darbesiyle adeta paramparça olmuş bir hurmaya dönmüştü; kan revan içinde, perişan ama asla boyun eğmeyen bir ifadeyle. Buna rağmen yerinden kımıldamadı. En ufak bir ses bile çıkarmadan, aynı şiddetle karşılık verdi.
Yükseldiklerinde ikisi de ruhani silahlarını almışlardı. Yine de öfkeliyken en iyi araç yumruklarıyla dövüşmekti. Feng Xin ve Mu Qing sekiz yüz yıl önce savaştıklarında, dövüş yetenekleri aynı seviyedeydi ve sekiz yüz yıl geçmesine rağmen arada hâlâ bir fark yoktu. Yumruklar inmeye devam ediyordu; kavga karışık ve vahşiceydi.
Feng Xin öfkeyle bağırdı, “O berbat düşüncelerini bilmediğimi sanma! O ne kadar çok suç işlerse, sen de bir o kadar mutlu oluyorsun!!”
Mu Qing haykırdı, “Beni hep hor gördüğünü biliyordum! Ne kadar da gülünç! Kendine bir bak önce! Beni hor görmeye hakkın var mı sanıyorsun? Tencere dibin kara seninki benden kara!”
Lang Qianqiu ve Xie Lian düelloya başlamamışlardı bile fakat Feng Xin ve Mu Qing çoktan kavga ediyorlardı. Aralarındaki kin giderek artıyordu; kavgaları kontrol edilemez ve gürültülüydü. İkisi de diğerine küfür ederek karşılık veriyordu ve Xie Lian’ın söyleyeceklerini asla duyacak durumda değillerdi. Xie Lian üçünün genç olduğu zamanları hâlâ hatırlıyordu; Mu Qing yumuşak dilli ve terbiyeliydi, eğer Feng Xin birine vurursa bu sadece Xie Lian’ın emriyle olurdu ve Xie Lian dur dediğinde dururdu. Gelgelelim tüm bunlar mazide kalmıştı ve artık öyle değildi.
Yaralı kolunu sürükleyen Xie Lian, yakınlardaki herhangi bir yetkiliden yardım isteme umuduyla kapıya doğru koştu. Ama ana salonun dışına bir adım bile atmadan önce, ön kapıdan çok yüksek bir GÜM sesi geldi. Feng Xin ve Mu Qing de bu gürültüyle beraber afallayarak sessizliğe bürünmüşlerdi ve temkinli bir şekilde sesin geldiği yöne bakıyorlardı.
Xianle Sarayı’nın görkemli ön kapıları zorla açılmıştı. Kapıların ardında, Cennet Başkenti’nin geniş İlahi Kudret Caddesi yerine, dipsiz ve cansız bir karanlık uzanıyordu.
Ve o karanlığın içinden ürperti saçan sayısız gümüş kelebek, aniden üzerlerine doğru kanat çırpmaya başlamıştı.