İçeriğe geç
Home » Tian Guan Ci Fu 47. Bölüm: Cennet Sarayı’na Baskın, Tanrıları Korkutan Kısa Bir Selamlama

Tian Guan Ci Fu 47. Bölüm: Cennet Sarayı’na Baskın, Tanrıları Korkutan Kısa Bir Selamlama

Gümüş ışık pırıltılarından oluşan bir karmaşa aniden etrafı kapladı. Xie Lian, düşünmeksizin elini kaldırıp savunmaya geçti. Bileğine her daim sarılı duran Ruoye, eğer tehlike hissederse kendiliğinden saldırıya geçerdi. Lakin gümüş kelebeklerden hiçbiri ona dokunmamıştı. Bunun yerine, birkaç dakika önce kavga eden arkadaki ikiliye öfkeyle saldırmak için etraflarında uçuşuyorlardı.

Feng Xin ve Mu Qing daha önce o hayalet kelebeklerin ellerinde acı çekmişlerdi ― ne kadar güçlü olduklarını biliyorlardı ve dikkatsiz davranmaya cesaret edemiyorlardı. Göz açıp kapayıncaya kadar ikisi de aynı anda ellerini kaldırıp, “Kalkan!” diye bağırdı.

Milyonlarca gümüş kelebek, şiddetli rüzgarları çağırmak için kanatlarını çırparak onlara doğru yükseldi, ama onları engelleyen görünmez bir duvar vardı. Kelebekler bir fırtına gibi çarpıyor ve havada kıvılcımlar çıkarıyorlardı. İkisi kendilerini korumak için bir büyü yapmışlardı ama büyülü bir kalkana karşı bile hayalet kelebekler şiddetli ve güçlüydüler, ateşe giden deli güveler gibiydiler. Ruhani savunmalarını arttırmış olmalarına rağmen bile, ikisi bitmek bilmeyen kelebek yağmuru tarafından geri püskürtülmüşlerdi.

Bir anlık dikkatsizlik düşmana üstünlük sağlardı. Eğer kalkan büyüsü yapmasalardı kelebekler yaklaşmaya devam edecekti. Eğer yapmamış olsalardı, ruhani silahlarını almaya fırsat dahi bulamadan kelebekler onları çepeçevre saracaktı. Hem Feng Xin hem de Mu Qing içlerinden küfrederek dayanmak için dişlerini sıktılar. Feng Xin bir bakış attı ve Xie Lian’ın hala olduğu yerde, başı eğik bir şekilde durduğunu gördü. Ne olup bittiğini anlamadığından ona doğru bağırdı.

“Ekselansları, dikkatli ol! Orada öylece durma ― kalkanın arkasına gel!”

Fakat Xie Lian başını çevirdiğinde, saçının tek bir teline bile zarar gelmemişti. Kaşlarını çattı, “Ha?”

İkisi yakından baktılar ve neredeyse  şoktan tam oracıkta kan kusacaklardı. Xie Lian’ın elinde bir hayalet kelebek vardı ve şaşkın bir ifadeyle onlara bakıyordu. Daha önce, kelebekler vahşi rüzgarlar gibi üstlerine doğru eserken içlerinde biraz yavaş olan ve diğerlerine ayak uyduramayan bir kelebek vardı. Xie Lian’ın önünde zorlukla kanatlarını çırpıyordu ve zavallı küçük gümüş kelebek çok çabalıyordu ama yine de uçamıyordu. Ve böylece hiç düşünmeden avucunu tam altına uzatmıştı. O gümüş kelebek avucuna konmuştu ve mutlulukla kanatlarını çırpıyordu ancak artık ayrılmayı reddediyordu.

Hem Feng Xin hem de Mu Qing’in alınlarındaki damarlar patlayacakmış gibiydi, “O şeye elinle dokunma! Ne olduğunu bilmiyor musun? Bu çok tehlikeli!”

Tam o sırada, Xie Lian bileğinin sıkıldığını hissetti. Birisi onu yakalamış ve sertçe çekmişti. Ardından tüm vücudu kapının ötesindeki karanlığa çekilmişti.

Karanlığa gömülmüş olmasına karşın, hiç endişe duymuyor yahut güvensizlik hissetmiyordu. Bu karanlık tıpkı nazik bir zırh gibiydi; yalnızca herhangi bir tehlike hissettirmemekle kalmıyor, hatta onu sakinleştiriyordu.

Karanlığın içindeki kişi kendisini göstermemiş olsa da, gümüş kelebekleri gördükten sonra onun kim olduğunu tahmin etmek zor olur muydu ki zaten? 

Mu Qing inanamayarak haykırdı, “Bu ne arsızlık?! Üst Cennet’e gelip olay çıkarmaya nasıl cüret edersin? Nasıl bir küstahlık bu?!”

Bir gülme sesi geldi, “Pek de bir farkımız yok o zaman. Üst Cennet’in yetkilileri benim bölgeme girerken de arsızlık etmemişler miydi?”

Her ne kadar Xie Lian kimin onu tuttuğunu biliyor olsa da, tanıdık sesi o kadar yakından duymak biraz şaşırmasına neden olmuştu. 

Feng Xin bağırdı, “Hua Cheng, Semavi İmparator burada, Üst Cennet’te. Bırak onu!”

Hua Cheng dilini şaklattı, “İkinizden biri benim onu bırakmamı sağlayacak bir yeteneğe sahip misiniz ki?”

Bu alaycı soruyla beraber dev kapılar büyük bir gürültüyle kapandı.

Xie Lian bir elin bileğini sıkıca kavradığını ve onu bir yere götürdüğünü hissediyordu. Etrafları zifiri karanlıktı ve siyah botlarındaki gümüş çanların sesleri kulaklarında çınlıyordu. Ayaklarının altındaki zemin engebeliydi; kapılar onları Cennet Başkenti’nin parlak, açık büyük yollarına değil, uzak bir dağ vadisine götürmüştü.

Hua Cheng, Xianle Sarayı’nın ön girişini bu dağ vadisine bağlamak için Işınlanma Rünü’nü kullanmış olmalıydı. Ama bunu nasıl yapmıştı ki? Bunu yapacak bir kabiliyete sahip olmak için kesinlikle bir cennet yetkilisi olmak gerekirdi, değil mi?!

Xie Lian konuşmak üzereydi ki kulağına bir ses geldi.

“Ekselansları! Neredesin?!”

Bu, Feng Xin’in sesiydi. Sesi kulağındaydı fakat kendisi değildi ― iletişim rününden bağırmıştı. Xie Lian’ın kulak zarları gürültüden dolayı acımıştı ve diğer cennet yetkililerinin dehşete düşmüş sesleri de üstüne tuz biber ekmişti.

“General, neler oluyor? Bir şey mi oldu?”

Mu Qing de iletişim rününe girmişti, “Kötü haber! Ling Wen nerede? İmparator’a bildirin ― Xie Lian kaçırıldı!”

Normalde nazikçe ve saygılı bir şekilde konuşurdu ancak şimdi sesinde telaşlı bir ton vardı.

Ling Wen hemen tepki verdi, “Ne? Bir göz atmak için hemen Xianle Sarayı’na gidiyorum!”

Başka bir cennet yetkilisi şok içinde haykırdı, “Üç diya… Ekselansları kaçtı mı? Xianle Sarayı’nda göz altında tutulmuyor muydu?!”

Shi Qingxuan da iletişim rününe girdi, “Az önce Orta Cennet’in kıdemsiz yetkililerinin sarayı koruduklarını gördüm. Saraya giriş yapılabiliyor ama çıkılamıyor, nasıl kaçmış olabilir ki?”

Feng Xin bağırdı, “Ne demek ‘kaçtı’? Yangına körükle gitme!”

“Yani, biriyle kaçtı aslında,” dedi Mu Qing.

“Kaçmadı, KAÇIRILDI!” dedi Feng Xin öfkeyle, “Ekselansları, bizi hala duyabiliyor musun? Şu anda neredesin?!”

O anda herkes yüksek sesle konuşuyor ve herkes cevap bekliyordu. Ling Wen, Xianle Sarayı’nın boş olduğunu onayladığında, Xie Lian’ın mevcut yerini aramaya başladı ve Shi Qingxuan daha fazla manevi ödül dağıttı. Ruhani iletişim rünü tamamen bir kaos içindeydi, herkes aynı anda konuşuyordu; hatta öyle ki Xie Lian tek bir kelime dahi edemiyordu. Derin bir nefes aldı ama tam bağırışlara ayak uydurup herkese sakinleşmelerini söylemek üzereydi ki, Hua Cheng aniden arkasını döndü ve iki parmağıyla uzandı.

O soğuk parmaklar nazikçe şakağına dokundu ve Hua Cheng kıkırdadı.

“Görüşmeyeli uzun zaman oldu. Herkes nasıl?”

Hua Cheng, iki parmağının yumuşak dokunuşuyla Xie Lian’ın iletişim rününe girmişti. Bu soğukkanlı selamlama sadece yanındaki Xie Lian tarafından değil, iletişim rünündeki tüm cennet yetkilileri tarafından duyulmuştu ve ölüm sessizliğine bürünmüşlerdi.

“…”

Adeta sessiz bir gürültü kopuyordu.

Hiç şaşırmamalılardı! Böyle bir kendini beğenmişlik sadece bir kişiden gelebilirdi!

Hua Cheng devam etti, “Beni özlediniz mi bilmiyorum ama siz benim aklımın ucundan bile geçmiyorsunuz.”

“…”

Şüphesiz cennette onu her gün gizlice düşünen pek çok cennet yetkilisi vardı. Ancak Hua Cheng’in aklının ucundan dahi geçmemiş olduklarını duymalarıyla hepsi, memnun olmuş ve ileride de kendilerini düşünmemesi için dua etmeye başlamışlardı.

Ardından Hua Cheng neşeyle kıs kıs güldü, “Fakat son zamanlarda oldukça boşum. Canı sıkılan ve benimle sohbet etmek isteyen olursa, onları kollarımı açarak karşılarım.”

“…”

Koşullar göz önüne alındığında, bu ifadenin anlamı fazlasıyla açıktı: “Eğer peşimizden gelmeye cesaret edeniniz varsa, bir sonraki sefer o kişiye meydan okuyacağım.”

Bu, kaybedeceklerinden emin oldukları bir meydan okumaydı ― kesinlikle hepsi dümdüz edilecekti. Bu bariz bir tehdit değil miydi?

İletişim rünü daha önce heyecanla kaynıyordu ve hatta bazıları peşlerinden gitmeye hazırmış gibi konuşuyordu. Gelgelelim, Hua Cheng’in sadece kısa bir selamı ile hepsinin tutkusu kaybolmuştu. Kimse Hua Cheng tarafından hatırlanmak istemiyordu. Böylece hepsi orada değillermiş gibi davranmaya başladılar ancak kulakları olayların gelişimine karşı dikkatle bekliyordu. Kaygılı ve sarsılmış hissediyorlardı. Çiçeği Gözeten Kan Yağmuru oldukça küstahtı! Sadece birini kaçırmak için Üst Cennet’e kadar gelmişti ve kaçırdığı kişi de herhangi biri değil, üç diyarın maskarasıydı…

İletişim rününe sessizlik çökmüştü; yalnızca Feng Xin hala öfkeyle küfrediyordu. Hua Cheng de konuşmasını yaptıktan sonra parmaklarını çekmişti. 

Xie Lian, “San Lang…” dedi.

Hua Cheng onun bileğini bırakmıştı.

“Onlara aldırma,” dedi Xie Lian’a, “Benimle gel.”

Sesi alçaktı ve arkasındaki duyguyu anlamak zordu. Ancak Xie Lian’ın bileğini hızla bırakmıştı, neredeyse silkip atmış gibiydi. Xie Lian hemen ilk tanıştıklarında nasıl dokunuşundan kaçtığını hatırladı ve olduğu yerde donakaldı.

İlk başta, Hua Cheng’e neden bu kadar aniden ortaya çıktığını sormak istemişti. Hua Cheng’in belki de ev hapsinden haberdar olduğunu ve onu kurtarmaya geldiğini düşünmüştü, bu yüzden az önce “San Lang” diye seslendiğinde, içten içe biraz mutlu olmuştu. Ancak Hua Cheng’in elini silkip atmasıyla Xie Lian aniden farkına varmıştı ― neden Hua Cheng’in onu kurtarmaya geldiğini düşünmüştü ki? Saadet Köşkü’nü ve cephaneliği yakarak kaçalı çok fazla olmamıştı üstelik. Hua Cheng’in geri ödeme istemeye gelmiş olması ya da intikam peşinde olması daha mantıklı bir sebep değil miydi?

En nihayetinde Saadet Köşkü’nün bu şekilde yanmasının nedeni, Shi Qingxuan’ın alevleri körüklemesi olsa bile, ateşi ilk yakan oydu.

İkisi yürüdüler, biri diğerinin arkasındaydı. Xie Lian ne kadar çok düşünürse, o kadar suçlu hissediyordu.

“…San Lang, üzgünüm.,” diyerek özür diledi.

Hua Cheng aniden adımlarını durdurdu, “Neden özür diliyorsun?”

“Hayalet Şehir’e gitmemin nedeni, kayıp olan Toprak Ustası’nı aramaya gelmekti. Sana gerçeği söylemedim, bu yüzden yalan söylemiş sayılırım. Bana son derece misafirperver davrandın, ama ben Saadet Köşkü’nü ve hazinelerinle dolu cephaneliğini yaktım. Çok çok üzgünüm.”

Hua Cheng konuşmadı. Xie Lian da bu “çok üzgünüm”ün pek bir anlam ifade etmediğini biliyordu, böylece ekledi, “Ama muhtemelen yakında sürgün edileceğim. Ölümlü diyara indikten sonra kesinlikle sana borcumu ödemenin bir yolunu bulacağım ve ―”

“Neden bana geri ödemen gereksin ki?” diyerek onun sözünü kesti Hua Cheng.

Ses tonu sanki daha fazla dinleyemiyormuş gibi sertti. Hızla arkasını döndü, “Kılıcımın kolunu yaraladığını unuttun mu? Ben seni incittim, tersi olmadı. Neden bana geri ödemen gereksin?”

Xie Lian sağ kolundaki yarayı neredeyse unutmuştu ve hatırlayınca biraz şaşırmıştı, “Kolum mu? Kolum iyi ve hiç acımıyor. Yakında daha iyi olacak. Ayrıca, sana saldırdığım ve karşılık verdiğim için böyle oldu. Bunun sorumlusu sen değilsin.”

Hua Cheng onu dikkatle izledi, sol gözü alışılmadık derecede parlaktı. Xie Lian onun titrediğini fark etti ve çok geçmeden onun değil, belindeki eğri kılıç E-Ming’in titrediğini gördü.

Kırmızı cübbenin üzerine asılan o gümüş eğri kılıç durmaksızın titriyordu. Gümüş bir çizgiye dönmüş olan gözü de titriyordu. Bu eğer bir çocuğun gözü olsaydı, o halde bu çocuk o anda gözyaşlarına boğulmuş olmalıydı. 

 


ÇN: Kitap karakterlerine aşık olmayı geçtik artık gerçekte var olmayan bir kılıca bile aşık oluyoruz sanırım dostlarım 

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
<p>You cannot copy content of this page</p>
0
Would love your thoughts, please comment.x