Durumunu görünce Xie Lian farkında olmadan elini uzattı, onu okşamak istiyordu.
“Ne oldu…?”
Lakin Hua Cheng kenara çekildi ve Xie Lian’ın dokunuşundan kaçınarak arkasını döndükten sonra E-Ming’in kabzasına sert bir tokat attı, “Bir şey olmadı. Ona aldırış etme.”
Hua Cheng tarafından güçlü bir şekilde tokatlandıktan sonra E-Ming ― sadece adını duyduğunda cennetteki tüm tanrıların titremesine neden olan lanetli kılıç, daha da fazla titremeye başladı. Tam o sırada Xie Lian, iletişim rününde yeniden Feng Xin’i duydu, “Hua Cheng nasıl İletişim Rünü’nü Üst Cennet’te kullanabildi? Bu kapıyı nasıl açıyoruz?!”
Shi Qingxuan haykırdı, “General Nan Yang! Ben, ben, ben! Sanırım nasıl olduğunu biliyorum. Ekselansları ve ben, görevdeyken Hua Cheng’in bu numarasından epey çektik. İki zar al ve onları kapının önüne at, ardından açılıp açılmayacağını görmek için kapıyı it.”
Xie Lian şimdi hatırlamıştı. Daha önce ana salonda o zarları gelişigüzel bir şekilde eğlence olsun diye atmamış mıydı? Hâlâ hayatları için solucan mağarasından ve o yamyam yırtıcılardan acınası bir şekilde koştuklarını net bir şekilde hatırlıyordu. Aceleyle seslendi, “Dur! Yapma! Dikkatli ol!
Lakin sesi iletişim rününe hiç ulaşmamıştı. Ruhani güçleri muhtemelen neredeyse tükenmişti ve bir şey söylediği an tamamen bitecekti. Feng Xin, Shi Qingxuan’ın dediklerini harfi harfine hiç düşünmeden yapmış gibi görünüyordu. Xie Lian bunu nereden mi biliyordu? Çünkü sonraki an Feng Xin aniden iletişim rününde yüksek sesle küfretmeye başlamıştı. Ne zaman sinirlense küfrederdi ve küfrettiğinde oldukça kaba tabirler kullanırdı ― kulakları kirletmemek adına söyledikleri hiçbir şekilde tekrarlanmamalıydı.
İletişim rününde gizlenen cennet yetkilileri hemen, “General, ne oldu?!” diye sordular.
Ardından Mu Qing’in sesi geldi ve o da oldukça şaşkın görünüyordu, “Burası neresi?!”
Görünüşe göre o da Feng Xin’le beraber kapıdan geçmişti.
“Dikkatli olun!” diyerek seslendi Shi Qingxuan, “Farklı numaralar sizi farklı yerlere götürecek. Hangi sayıyı atmıştınız?”
“Dört gelmişti!” dedi Mu Qing.
Xie Lian, Feng Xin’in sesinde panik ve dehşet olduğunu duyabiliyordu ve oldukça tehlikeli bir şeye rastlamış olmalarından endişeleniyordu.
Bu büyüyü yapan kişi hemen yanındaydı ve şu anda başka şeyleri düşmenin zamanı değildi. Aceleyle, “San Lang, zarlarda dört gelince neresi açılıyor?” diye sordu.
“Değişir,” diye yanıtladı Hua Cheng, “Kapı, zarları atanın en çok korktuğu yere açılacaktır.”
Hua Cheng cevap verdiği anda Mu Qing soğuk bir şekilde araya girdi, “İlk zarı atmak için savaştın ve kapı bizi kadınlar hamamına attı! Bana zarı ver, ben atacağım!”
“Kadınlar hamamı”nı duyunca Xie Lian elleriyle yüzünü kapattı.
Feng Xin her zaman kadınlardan uzak durmuştu, ne zaman kadınlardan söz edilse ifadesi değişiyordu ― ve sanki kadın cinsiyeti onun için vahşi ve yırtıcı bir hayvanmış gibiydi. Ona göre kadınlar hamamı gerçekten de dünyadaki en korkunç yerdi, kaplan mağaralarının veya ejderha göllerinin ölçülemez derinliklerinden daha kötüydü.
Mu Qing zarları başarılı bir şekilde kapmış gibi görünüyordu ve Xie Lian rahat bir nefes vermişti. Ancak kısa bir süre sonra ikili tekrar kükredi.
Shi Qingxuan üzüntüyle onlara seslendi, “Generaller, bu sefer neyle karşılaştınız?”
Cevap yoktu. Sadece suya batmışlar gibi garip bir mırıldanma sesi geliyordu. Herkes nefeslerini tutmuştu. Bir an sonra Feng Xin sanki ağzından su tükürüyormuş gibi sesler çıkararak iletişim rününde belirdi. Görünüşe göre suyun üstüne çıkmıştı.
“Kara Bataklık Timsahları!” diye bağırdı.
Görünüşe göre, kadınlar hamamının neredeyse iki adım ötelerindelerdi ve Mu Qing zorla zarları alıp attığında sonraki adımları onları çamurlu bir bataklığa düşürmüştü. Anında bellerinden ağızlarına kadar çamurlu suya batmışlardı; ve çıkmak için savaştıktan sonra bir düzineden fazla meraklı timsah canavarları onları çevrelemek için yanlarına yüzmüştü. Canavarların her birinin boyu on iki metreden fazlaydı ve yıllarca insan etiyle beslenmişlerdi. Kötü yolları çalışmaktan vücutlarında insan kolları ve bacakları büyütmüştü. Hareket ettiklerinde görüntüleri ürpertici ve mide bulandırıcı oluyordu, ikisini inanamayacakları bir şekilde iğrendiriyorlardı. Yarıları kara bataklığa batmış olan ikili timsahlarla hararetle savaşmıştı, ta ki Feng Xin’e sonunda gına gelene kadar.
“Bana zarı ver, atayım! Sen de düzgün bir şey atamadın!”
Mu Qing asla yenilgiyi kabul eden biri değildi ve kör edici bir ruhani ışık patlaması yaratmıştı, “Timsah canavarları kadınlar hamamından daha düzgün! Bir sonraki sefere ne atacaksın kim bilir. Bana ver!”
“Sikeyim―” diye bağırdı Feng Xin öfkeyle, “Çoktan zarları almamış mıydın? Neredeler?!”
İkisi hâlâ iletişim rününe bağlı olduklarını tamamen unutmuşlardı. Birbirleriyle kavga etmeye ve zar atmada birbirlerinin şanslarını kınamaya devam ediyorlardı; zarların yeri ve kaybolmuş oldukları çoktan unutulmuştu. İletişim rünündeki cennet yetkilileri onların birbirleriyle küfürleşmelerini şevkle dinliyorlardı; kargaşa ne kadar büyükse o kadar iyiydi. Tanrılar kahkahalarını tuttu, hatta bazıları oturdukları koltuklara yumruklarını vuruyorlardı ve umutsuzca bunu keşke canlı olarak izleyebilip tezahürat yapabilmeyi diliyorlardı.
Her ne kadar Feng Xin ve Mu Qing’in şansları pek iyi olmasa da, bu yamyamlar ve canavarlar aslında herhangi bir tehlike oluşturmuyorlardı. Xie Lian sadece bir an önce pes etmeleri ve içinde bulundukları kötü durumdan kurtulmaları için dua ediyordu. Aynı zamanda karşısına korkunç şeyler çıkmadığı için ― onun yerine Hua Cheng zarları attığı için minnettardı.
Yürürken söze girdi, “Öncesinde hep yek atmıştım. Bu, her iki attığımda seni görebileceğim anlamına mı geliyor?”
Soruyu sorar sormaz sözlerinin biraz fazla imalı olduğunu fark etti. Sanki Hua Cheng’i görmek istiyormuş gibiydi.
Ama Hua Cheng, “Hayır,” diye yanıtladı.
Xie Lian biraz garip hissetti ve yanağını kaşıdı, “Ah. Yani durum öyle değil. Yanılmışım o halde.”
Önünde yürüyen Hua Cheng, “Eğer beni görmek istersen neyi attığının bir önemi yok. Her hâlükârda ortaya çıkacağım,” dedi.
“…”
Xie Lian yutkundu ve söylemek istediği her şeyi unuttu. Bu sözlerin anlamını incelemeye fırsat bulamadan iletişim rününde başka birinin sesi duyuldu.
“Müsaade et!”
Bu sözlerin söylenmesinden kısa bir süre sonra, gökyüzünde kör edici beyaz bir ışık parladı ve dünyayı sarsan bir çınlama sesi duyuldu. Aniden Hua Cheng ve Xie Lian’ın yolu kapanmıştı.
Beyaz ışık yavaş yavaş söndüğünde, Xie Lian sonunda onları engellemek için neyin geldiğini görmüştü; bir kılıçtı.
Gözleri fal taşı gibi açıldı ve göz bebekleri küçüldü.
Kılıç uzun ve inceydi, eğimli bir şekilde yerin derinliklerine saplanmıştı. Kılıcın gövdesi hâlâ çarpmanın etkisiyle titriyordu. Siyah yeşim taşı gibi koyuydu, derin ve kötü, aynadan daha yumuşaktı. Eğer biri yaklaşacak olursa kendi yansımasını bıçağında görebilirdi. Kılıcın kalbindeki ince, gümüş beyaz çizgi bıçağındaki karanlığı bölüyordu; tıpkı sevimli bir kalbi ikiye bölen bir ok gibiydi.
Bu kılıcın adı Fangxin’di.
Kılıcın önüne bir figür indi ve, “Bu senin kılıcın,” dedi.
Guoshi Fangxin’in ölümünden sonra, her daim yanında taşımış olduğu kılıç Yong’an’ın Veliaht Prensi tarafından alınmıştı. Fangxin’i fırlatan ve yollarını kapatan kişi Lang Qianqiu’dan başkası değildi.
Görünüşe göre Feng Xin ve Mu Qing başarısız olsa da Lang Qianqiu doğru sayıları atmayı başarmıştı. Onun şansından mı yoksa Xie Lian’ın talihsizliğinden mi kaynaklandığını söylemek zordu. Kesin olarak söylenebilecek tek şey, iki Veliaht Prens arasında Lang Qianqiu’nun her zaman daha şanslı olduğuydu.
Hua Cheng elleri arkasında durdu, ifadesi değişmemiş yalnızca bedeni hafifçe hareket etmişti. Hua Cheng, elleri arkasında kenetlenmiş halde duruyordu. Hafifçe hareket etti ama Xie Lian onu durdurmak için hemen elini uzattı.
Alçak sesle, “İzin ver,” dedi.
Lang Qianqiu, vadinin ortasından geçen tek yol olan yolu kapatmıştı, “Benimle düello yap. Nasıl sonuçlanacağı önemli değil. Senin ellerinde ölsem bile telafisini istemeyeceğim ve İmparator’dan seni sürgün etmesini istemene de ihtiyacım yok.”
Düello talebi karşılanana kadar pes etmeyeceği gayet açıktı. Uzun bir aradan sonra, Xie Lian sonunda yavaşça başını salladı.
“Pekâlâ.”
İleriye doğru birkaç adım attı, kılıca yaklaşarak kabzasını kavradı ve onu yerden çıkardı.
“Bunu sen istedin,” dedi yumuşak bir sesle.
Yüzlerce yıl sonra, Fangxin nihayet ellerine dönmüştü ve Xie Lian’ın tutuşunda yumuşakça uğuldamıştı. Yakınında duran Hua Cheng’in gözü de o kılıcın uğultusunu duyunca ışıldamıştı.
Xie Lian elinde kılıçla ilerledi ve kılıcı yere doğrulttuktan sonra soğukkanlı bir şekilde, “Bu düello her nasıl biterse bitsin, pişman olma,” dedi.
“Olmayacağım!” diye bağırdı Lang Qianqiu.
Lang Qianqiu o kadar gergindi ki kafası patlayacakmış gibi hissediyordu. İki eliyle uzun kılıcı sıkıca kavramıştı, gözleri odaklanmıştı ve nefesini tutmuştu. Bakışları yeşim taşı kadar siyah olan Fangxin’e kilitlemişti ve bir an için bile dikkatsiz davranmaya cüret etmiyordu.
Xie Lian bir adım atarak ileri doğru atıldı. Lang Qianqiu’nun gözleri saldırmaya hazır bir şekilde odaklanmıştı ama bedeni aniden donakalmıştı. Sanki bir şey tarafından bağlanmıştı ve ağır bir şekilde yere düşmüştü.
Aşağı baktığında sahiden de bağlanmış olduğunu gördü! Kar gibi beyaz ipek bir kumaş tıpkı zehirli bir yılanmış gibi bedenin etrafına dolanmıştı!
Lang Qianqiu küçüklüğünden beri Guoshi Fangxin tarafından kılıç kullanmayı öğrenmişti ve ona derinden saygı duyuyordu. Bu yüzden Xie Lian kılıcını kavradığı anda tamamen onun hareketlerine odaklanmıştı. Onu pusuya düşürmek için arkasından gizlice yaklaşan beyaz ipek kumaşı hiç fark etmemişti. Xie Lian’ı kollarında böyle utanmaz bir numara olabileceğini nereden tahmin edebilirdi ki?
Ruoye’nin başarılı olduğunu gören Xie Lian’ın hemen yüz ifadesi yumuşadı ve kalbindeki gerginlik azaldı. Fangxin’i bir kenara fırlattı ve terini silerek uzun bir iç çekti.
“Ah, ucuz atlattık.”
Lang Qianqiu, kurtulmaya çalışırken yerde yatıyordu. Beyaz ipek kumaşın ne kadar acımasız olabileceğini bilmiyordu ve ne kadar mücadele ederse, kumaş onu o kadar sıkı sarıyordu. Öfkeyle haykırdı, “Guoshi, bu ne?! Beni bırak da ölümüne dövüşelim!”
Xie Lian alnındaki teri sildi ve cevap verdi, “Çoktan ölümüne dövüştük. Seni bağlayan şey benim ruhani araçlarımdan biri. Yani çoktan kaybettin.”
Lan Qianqiu buna inanamıyordu, “Bu nasıl sayılabilir? Ölümüne dediğim zaman bariz bir şekilde kılıç kullanarak dövüşmeyi kastetmiştim! Erkeksen kılıç kullan! Ama beyaz bir kumaşla tuzak kurmak? Ne kadar aşağılıkça!”
Gerçekten de kılıcın tüm silahların en iyisi olduğunu düşündüğünden söylediklerinin üzerinde çok kafa yormamıştı ancak beyaz ipek kumaş kullanan hemcinslerine karşı ön yargısı olan erkek bir cennet yetkilisi gibi konuşuyordu. Xie Lian’ı erkekliği üzerinden vurmaya çalışıyordu fakat aslında Xie Lian erkek gibi davranıp davranmamasını pek de umursamıyordu. Çünkü Xie Lian’ın daha önce kadın kıyafetleri giydiği bile olmuştu ve dudaklarında “sertleşemiyorum” kelimesi asılıydı. Ona böyle sözler işlemezdi.
Xie Lian, Lang Qianqiu’nun yanında diz çöktü, “Hazırlıksız yakalandın. Kılıç kullanmam gerektiğini hiç söylemedin, ben de senin dikkatsizliğinden faydalandım. Ama ne olmuş yani? Pusuya düşürmek de bir savaş taktiğidir; kurnazlığını kullanırsan akıllıca bir strateji yapmış olursun. Rakibin ben değil de bir başkası olsaydı, çoktan ölmüş olurdun.”
Hua Cheng ikisinden çok uzakta durmuyordu ve sessizce bir kahkaha atmıştı. Lakin Lan Qianqiu’nun adeta şoktan dili tutulmuştu.
Bu adam hâlâ Yong’an’ın Guoshisi iken, ona her zaman onurlu ve vicdanlı olmayı, yılmaz bir iradeyle ilerlemeyi ve topyekûn bir çaba göstermeyi öğretmişti. Bir zamanlar öğretmeni olan bu kişinin ağzından bir gün böyle sözler duyacağını hiç düşünmemişti. Bu yüzden afallayıp kalmıştı.
“Guoshi, çok değişmişsin. Eskiden hiç böyle değildin.”
“Aslında ben hep böyleydim,” diye yanıtladı Xie Lian, “Sadece sen bilmiyordun. Uzun zaman önce sana, kafanın içinde olduğumu sandığın kişi olmadığım için bana bir azizmişim gibi saygı göstermemeni tembihlediğimi hatırlıyorum. Gördüğün gibi, en sonunda hayal kırıklığına uğrayan sensin.”
Ardından Xie Lian ayağa kalktı, “İyice, uzun uzun düşün. Ve bir dahaki sefere, rakibinin numaralarına kanma.”
merhaba ben sanırım sizi Wattpad den okumuştum 199 dan sonra çeviri yapan siz miydiniz, tekrar okumayi cok istiyorum çevirilere devam edecek misiniz 😭💕
Merhabaa evet evet çevirileri yüklüyorum, şu sıralar ülke gündemi sebebiyle siteye bir şey yüklemedim ama en kısa zamanda devam edeceğim 💖